Yazarlar Odası

Filiz Vermiş Bir Başağım Şu Küçük Asyada

Yoktum, varoldum
Bu toprakla harman oldum.
Halkımdan doğdum,
Halkımla doydum,
Halktan oldum.
Ben bir başağım,
Dane dane umut yüklü,
Filiz vermiş
Bir başağım
Şu küçük Asyada

6 Beğeni

ÖZLEMLERE DAİR

-Biliyor musun?
+Neyi
-Ne vakittir bir şiir var aklımda,
Şöyle başlayan:
“Hiç düşündün mü?
Özlemlerin hacmi olmaz,
Boşlukta yer kaplamazlar yani
Hatta
Üç boyuttan da yoksunlardır büsbütün
Derin, sığ, uzun, kısa, ince ve kalın olamazlar.
Tüm bu yokluklara rağmen, mesela:
Koskoca bir memleketi,
Bir tane ince belli bardağa sığdırabilirler;
İki tel saçla,
unutulmaya yüz tutmuş hayallerle,
üç metre toprağı aşabilirler;
Yıllara korkusuzca meydan okuyabilirler;
Bir şehre duyulup
Binlerce şarkıya ses olabilirler;
Kim bilir daha neler neler…”
+Amma yaptın ha,
istenilirse tek kelimede de söylenebilirler
“Özledim” diye.

5 Beğeni

nE?

Paragraflar dolusu fan fiction endgame senaryosu gelince aklıma geldi.

2 Beğeni

Asansör yazısı uzun değil.d

1 Beğeni

Hava sıcak ve bunaltıcıydı, ağustos günleri çoğunlukla böyle olurdu. Çöl sıcağıyla yarışan otoban sıcağıyla boğuşuyordu insanlar. Yolun kenarında, bitkin arabaların ve onların insanlarının uğraması için köhne bir bar vardı. Bara köhne diyordum, çünkü yıkık dökük tabelasından ve hiç cilalanmamış tahtalarından size tam olarak TripAdvisor’da görebileceğiniz bir barı anlatmıyordu.

Kamera açısı değişiyor, artık barın içindeyiz. Akorları bozuk bir gitarla Carry On My Wayward Son çalıyor kovboy şapkalı, yanık tenli bir genç. Barın köşesinde, ellilerinin sonuna gelmiş bir adam oturuyor. Beyaz, geriye taranmış saçları ve eksik dişleriyle bir huzurevinden kaçmış gibi duruyor, elinde saatte bir yudum aldığı White Russian’ı var.

Kamera bar tezgahına dönüyor. Taburelerden birinse bir adam oturuyor, takım elbise giymiş. Barın atmosferine hiç uymuyor. Bir şehirden, uçuruma ilerlemekte olan bir Cadillac’tan çekip alınmış gibi duruyor. Gömleği kırışık, altın saçları dağılmış, kravatı pantolonunun sağ arka cebinden sarkıyor. Bir elinde sek viski, diğerinde dumanı tütmekte olan bir sigara var. Sigarada ne marka yazıyor, ne de filtresi var. Barmen içinin dolu olduğundan şüpheleniyor.

Barmen demişken, kamera barmene odaklanıyor. Neredeyse karşısında oturan bu adam kadar genç, ne zamandır ve neden burada çalışıyor, kimse bilmiyor. Omuzlarına düşen kumral saçlarını bir topuz yapıp elindeki siyah havluyla bardakları kurulamaya devam ediyor.

Barın bir köşesinde, üzerinde “Beşten önce her şey %30 indirimli” yazan neon bir tabela var, o cızırdıyor.

Yabancı takım elbiselinin sigarasının külü bar tezgahına düşüyor. Adam gülüyor ve diyor ki “Bi’ kadın vardı.”

Barmen bu muhabbetlere alışkın, umursamıyor adamı ya da dediklerini. Havluyla düşürdüğü külü alıyor.

Adam devam ediyor.

“Hep ölmek istedi, biliyor musun? Hep…”

Köşedeki yaşlı adam White Russian’ından bir yudum alıyor. Sıradaki yudum bir saat sonra, dikkatli içmeli, yoksa hayattan erken emekli olur.

Adam devam ediyor.

“Onunla ilk tanıştığımda altı yaşındaydı daha. Küçücüktü…”

Yabancı, viskisini birkaç yudumda bitiriyor, barmen yeniliyor. Sonra devam ediyor;

“Sonra çok çağırdı beni. Ne zaman başına bir iş gelse çözümü bende aradı. Ama ben biliyordum, daha erkendi, her şey için.”

Barmen Black Label şişesini bir kenara bırakıp adama dikkat kesildi. “Sonra ne oldu?”

Adam konuştu:
“Yirmi iki yaşındaydı. O zamana kadar yüzlerce defa çağırdı beni, hiç dokunmaya çalışmadım ona.”

Adam viskisinden birkaç yudum aldı, sigarasını içti. “Bir Eylül akşamıydı. Hiç gitmek istemeyeceği bir günün gecesi çağırdım onu. Kırmızı bir koltukta yatıyordu, gözlerini usulca kapadı. Son anları asla aklımdan çıkmıyor.”

Barmen kaşlarını çatmış, adamın ne kullandığını merak eder halde dikiliyordu orada. Kendine bir bira açtı.

“Varlığım boyunca kimseyi reddetmek istememiştim.”

Adam derin bir nefes verdi. Barın köşesindeki yaşlı adamın önce elleri öne düştü, sonra kafası.

“Ama onu yanlış zamanda aldığım için kırgın bana.” dedi takım elbiseli yabancı. Gömleğinin yakalarında dolaştırdı iki parmağını.

Arkadaki yaşlı adamın bardağı yere düştü ve kırıldı. Barmen söylene söylene gitti yanına, sanki daha önce hiç kimse bir şeyler kırmamış gibi.

Önce cam kırıklarını topladı, sonra adamı sarstı. Hele bir kalksa, bardağın parasını da eklediğini söylerdi. Ama adam hiç kalkmadı.

“Ambulansı ara.” diye seslendi bardaki adama. Adamdan ses gelmedi, dönüp arkasına baktı.

Barda akordu bozuk bir gitarla Carry On My Wayward Son çalınıyordu, hava çöl sıcağını aratmayacak kadar sıcaktı. Ayın yirmi ikisi takvim yapraklarında görülüyordu.

4 Beğeni

Elime defteri aldım.

Aylar sonra.

Elime defteri aldım.

Neden bilmiyorum.

Hiç ara vermemiştim gibi.

Şiiri hala yaşıyormuşum,

Zihnim hala güçlü,

Sevgim hala saf,

Duygularım halen dağınıkmış gibi.

Mutlu şairin şiiri nadir olurmuş,

Ísmi az duyulur,

Yapmacık toplantılarda,

Ya da o boktan salonlarda,

Sözlerini alıntılamıyorlarmış.

Ne hayaldir bu,

Ve kim bilirdi,

O mutlu şair,

Sanatından kopmuş

Aptal aşık ben olacağım?

Ama halen sözler zihninden akıyor işte,

Dalgalar kalabalık alkışlar,

Arılar ve kuşlar,

Şu az berideki kayısı çekirdekleri dinleyenlerim,

Sıcak toprak sahnem oluyor,

Güneş sahne ışıkları.

Bir oyun diziyorum yine.

Ve ne aşklardan bahsediyorum,

Dans eden şeytanlardan ve

Pek bir hasta mahlukatlardan,

Yalnız ve sıkıcı olmaktan bir anlık kurtuluyorum,

Bir başka isimsiz şairin dediği gibi,

“Bir orkestra duyuyorum”

Ve sesi dinmiyor,

Yeteneksiz sesim şakırdıyor,

Tombul bacaklarım dansa yelteniyor,

Adabıyla ve her bir

Sinir bozucu bürokrasisiyle,

Resmi olarak deliriyorum.

Ve şeker pancarının suyunu sıkıp,

Içine ruhumu, neşemi ve

Dolapta tuttuğum, az miktar

Hüznünü katıyorum,

Içine esrar ve bolca şarap döküyorum,

Ona olan hislerimi,

Sana olan hislerimi,

Her okurun fikrini ve

“Güzel olmuş” diyenlerin umursamazlığından,

Hafif bir tutam katıyorum,

Orkestranın kakafonisini

Ve ah şu lanet fikrimi katıyorum,

Kurtulmak için,

Sonra yaşanmışlıktan oyma,

Çam tepesi sağlam bir kaşığın var,

Bir gayret karıştırıyorum.

Ve sonra dinleyenin kulaklarında,

Performansın hissiyatında,

Ve onun içimi yakan gözlerinde

Pişmeye bırakıyorum.

Kavramların kokusu olmaz derler,

Ama ben tarçın, mangal ve,

Eski bir öpücüğün kokusunu alıyorum.

Ve "ürünü elime alıyorum.

Tadı damağımda kalmış.

Dizelerin ve mısraların,

Anlamsız metaforların,

Kafa kaşıtan laf safsatalarının

Her şeyini seviyorum.

"Şiir"i seviyorum.

Ne özlemişim.

Defterimi kapıyorum.

5 Beğeni

“Gezginler” derler kendilerine, halk dilinde mändur-hai. Sürekli mükemmelleştirmeye çalıştıkları bozuk lisanlarında ise mandorai. Her daim gezerler, yaşamları yolda geçer. Bazen bir yerleşim yerinde konaklarlar, ya müzikli bir gösteri yapar yahut da dilenirler.

Kocakarılar fal bakar, genç kızlara sarkıntılık ederek onların temiz aklını masalları ile kirletirler. Genç ve alımlı oğlanlar bu kızlara yaklaşıp güler yüz gösterir, şarkılar söyleyerek onların gönlünü çalmaya çalışırlar. Onları, geçmişteki aşıkları anlatan şarkıları ile tavlarlar. Böylece topluluklarına birilerini eklemeye kalkarlar.

Bu gezgin ahalinin başında, kendi lisanlarında “pir, dede” anlamlarındaki vāl lakabıyla seslenilen yaşlı kimseler vardır. Bunlar her yöreden pek çok masal bilirler, çeşitli türkülerle donanmış ve birkaç müzik aletinde maharetli, görmüş geçirmiş kimselerdir. Lakin tıngırtıları bizim müziğimizle kıyaslanamaz, ve bizim müzisyenlerimizle yarışamazlar elbette.

Ataları olduklarını iddia ettikleri eski halkların inşa etmiş olduklarının harabeleri ve kalıntılar, sunaklar ve anıtlar onlar için dinlence yerleridir. Dinlenirken müzik yapar, masal anlatırlar.

Çocuklar, ve dahi yetişkin kimseler, masal anlatan vāl ’in önünde oturur ve pürdikkat dinlerler. Genç adamlar, eğer öncesinde konaklamış oldukları şehirden gruba katabildikleri genç kızlar varsa onlarla birlikte yürüyüşe çıkar, sohbet ederler. Bilgili, görgülü, eli iş görür ve ağzı laf yapan genç adamlar kızları kendilerine aşık etmede ustadırlar. Şiirler okur, şarkılar söylerler; yahut sessiz yürüyüşlere çıkardıkları kıza doğanın güzelliklerini gösterirler. Bozuk lisanları kulağa güzel gelmesi için uydurulduğundan şarkılar ve şiirler daha hoş gelir insana.

il’tuin nīn
i dāhē kuin il’tuin nīn
ilye kuin
ilye kuin, viranyi kuin
ilin virkan
ilin virkan, eilai karān
il’tuin nīn
il’tuin nīn luikai illa
dāhē kuin
dāhē nīn kuin nyalalla

(Bahçemde
Bir papatya açtı bahçemde
Çiçeklendi
Çiçeklendi, akça çiçeklerle
Beyazlar içinde
Beyazlar içinde, arılarla dostane
Bahçemde
Bahçemde kuşlar öter
Papatya açtı
Papatyam, bir gelin gibi, açtı)

(Kwint Serwili’nin güncesinden olduğu haliyle aktarılmıştır)

5 Beğeni

“AA Ne güzel! Peki, kim sordu?”

Hani bazen arkadaşlarınıza içinizi dökmeniz gerekir ya?

Böyle hissedenler elini kaldırabilir mi? Retorik bir istekti ama aklından da olsa tahminen elini kaldırmışsındır. Herkes yaşamıştır. Hepimizin içinde kaynayan, kara katran ve kanlı kayaçlarla karalanmış kara kalem nefret suçlarının piştiği dolucasına bir kazan vardır. Kolay kolay soğumaz bu kazan, ama arada bi buharını salmazsa çatlar, batırır her yeri. Sen de işte bunu yapmaya gidersin işte arkadaşına. Tüm içini dökersin, o çok secdiğin kişi reddetmiştir seni falan, ya da sınıftan birini boğazlamak istiyorsundur, bilmemhangi hoca burnundan getirmiştir, aldatılmışsındır ya da kesinlikle kontrolün dışında(!) bir şekilde aldatmışsındır. Ya da ne bileyim, yaşam ile ilgili sorunların vardır. Aklının karanlık köşelerini incelerken boşluğa fazla fazla bakmış, içine düşmüşsündür ya da sadece aklının arkasından sana durmadan seninle ilgili kötü şeyler fısıldayan o ses bir yerlerden bir megafon bulmuştur ve avazı çıktığı kadar bağırıyordur. Bilirsin ya, içini dökmek işte.

Sonra bu öküz çıkar “Tamam da kanka çok küçük bir sorum olacak, sordum mu?”

Onu oracıkta boğazlamak istersin.

Ne kadar iğrite edici, kan kaynatıcı, peşinden pişkin pişkin sırıtan “arkadaş” ile ilişkini şöyle bir tekrar düşündürücü bir cümledir ya bu? Ne kadar da ruhsuz, düşüncesiz bir laftır? Yapan kişi de kendini iyi hisseder haa. Öyle bir sırıtır ki sanki saatlerdir tuttuğu çişini sonunda yapmıştır, dünyayı kurtarmış, salgını çözmüş, devi yıkmış, tüm olumsuzluklara karşı dimdik durmuştur ona güvenen insan ile dalga geçerek. Bir anda karşında sanki bir insan değil de bir sümüklüböcek, bir ahtapot, bir kalamar, artık omurgasız ne kadar canlı varsa onlardan birini görmüş gibi hisseder, tiksinirsin. E neden yapar bunu bu herif, derdi nedir, komik midir kendince, şaka mı yapmıştır?

İşte benim tam da bu konuda bir teorim var.

Bu benim insanların başka insanların sorunlarına yardım etmeyi sadece kendi “duygusal yücelik”lerini okşayacak kadar sevdiklerini ve bu okşama canlarını sıkmaya başladıkları gibi kurtulmak istedikleri üzerine oluşan görüşümü destekliyor. Geröek anlamda bir “sorun” olmaya başladığın anda ise gidip ellerindeki tüm güç ile senden kurtulmaya çalışacaklardır. İlişki kurma, çünkü dikişlere hiç sahip olmamak dikişleri bir anda sökmek zorunda kalmaktan iyidir. Aynı ortama alışma, birkaç yıldan fazla zaman geçirme.  Asla kabullenme ve koşmayı bırakma. Koş ve koş ve koş ve sakın arkama bakayım deme. Seni geride bırakanların arkalarına bakmayacaklarını biliyorsun.

Sen doğduğun için ailen mutsuz, birey. Evet, sen. Sen onları başta kendi istekleri için bağlandıklarını sandıkları ilişkilere sabitledin çünkü.  Bu hayata, evlerine, ailelerine ve o arada bir bir şeyler yiyip içtikleri kişilere bağladın onları. Ama senin özgür olabileceğini biliyorlar. Bundan dolayı seninle kurdukları ilişkilerde seni onların hayalleri ile dolduruyorlar. Seni onların ekonomik hedefleri, akademik hedefleri, sosyal hedefleri ile sınıyorlar. Onların rüyalarını, ideallerini, dünyaya baktıkları pencerelerini taşıyorsun. Sen onlar için büyüdün ve büyümeye devam edeceksin.

Özgürlük bir yalan, ama gerçeklik, varoluş ve “yalan” kavramı da. Hiçbir şeyin anlamı yok. Hepimiz sadece fizik kuralları dediğimiz nefret ve deli kahkahalardan doğma efendilerimizin kuklaları, köleleriyiz. Varolmak ve yaşamaya devam etmek kabullenmek demek.

Ne sen, ne ben, ne kimse. Hiç birimiz bireysel ya da toplumsal olarak “önemli değiliz.”

Ve evet, bu konu hakkında fazla düşünüyorum.

“İyi de kanka, çok güzel yazmışsın da ben, şey, sana bunu sorduğumu hatırlamıyorum.”

1 Beğeni