İzliyoruz #1 At Eternity's Gate (Tartışma Başlangıç: 18 Nisan Perşembe)

Selamlar.

Daha önce etkinlik başlığında sizler tarafından aldığımız öneriler eşliğinde tarafınıza film takvimini belirlemek amacıyla anketler sunmuştuk. Topluluğun oyları ile belirlenen takvimin ilk sırasında yer alan yapım olan Julian Schnabel imzalı, başrolünde usta oyuncu Willem Dafoe’yi gördüğümüz At Eternity’s Gate ile etkinliğimize başlıyoruz.

İzleme Zamanı : 15 Nisan Pazartesi - 17 Nisan Çarşamba
Tartışma Tarihleri : 18 Nisan Perşembe - 21 Nisan Pazar

Etkinliğe katılacak olan herkese iyi seyirler dilerim.

At Eternity’s Gate (Julian Schnaber / 2018)

At Eternity’s Gate (a.k.a Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında) Vincent van Gogh’un (Willem Dafoe) Arles’teki son zamanlarını konu ediyor.

Van Gogh’un hayatının bilinmeyenlerinin anlatıldığı yapımın yönetmen koltuğunda Golden Globe sahibi ve Oscar adaylığı bulunan Julian Schnabel (Before Night Falls, Le Scaphandre et le Papillon) oturuyor.

Senaryosunu yönetmen Schnabel ve usta sinemacı Jean-Claude Carrière’nin (The Unbearable Lightness of Being, Le Charme Discret de la Bourgeoisie) birlikte kaleme aldığı biyografik yapımın oyuncu kadrosunda Willem Dafoe’ye Oscar Isaac, Rupert Friend, Mads Mikkelsen gibi isimler eşlik ediyor.

12 Beğeni

Vize haftama denk gelmeseydi keşke. İzlemeye çalışırım da pek izleyebileceğimi düşünmüyorum

2 Beğeni

Bu film hakkında yazıp döşemek için aşırı sabırsızım ya

5 Beğeni

Gençler Perşembe günü film hakkında genel tartışma bu başlıkta. Kaçırmayın, izleyin, yazmaktan çekinmeyin.

Düşüncelerinizi merak ediyorum (:

8 Beğeni

At Eternity’s Gate

Film baştan sona Van Gogh’un yaşadığı ve çoğunlukla içinde sakladığı anksiyeteye, korkulara, şüpheye ve anlaşılmamazlığa değiniyor. En güçlü yanlarından birisi bu. Gerek dramatik sahnelerde kullanılan yoğun Mavi renginden, gerek kendisini özgür hissettiği anlarda sahnenin bütününü kaplayan sarı/yeşil ve sıcak tonlara kadar içerisinde bulunduğu hızlı ruh değişimini yeterli bir biçimde verebiliyor film çekimleriyle.

Bunun dışında filmde genele yayılıp kullanılan hand held yöntemini görüyoruz. Çoğu yerde görüntülerin üst üste getirildiğini gözlemliyoruz yine, bu da karakterin o an içerisinde bulunduğu durumun ona nasıl hissettirdiğini fevkâlade bir biçimde anlatabiliyor, hissettiriyor.

Kapana kısılmış, yorgun ve bunalmış o his film boyunca devam ediyor. Film düz bir şekilde oto-biyografi anlatmaktan ziyade o bu insanın perspektifinden görmemizi sağlıyor özetle.

resim

İklim değişiklikleri, kuraklık, yeni açan çiçek ve bitkiler de filmin görsel anlatımını ve yine bu adamın kendi içerisinde verdiği o uzun süreli gel git’i temsil edebilmek amacı ile yapılmış gibi.

resim

Benoît Delhomme‘un üstlendiği sinematografi enfes. Renklerin kullanımı daha önce de bahsettiğim gibi yerinde ve abartılmamış. Fransa Güneyi tamamen benimsenmiş ve tam anlamıyla kullanılmış. Yine kimi zaman duydukça içini keyiflendiren ve belli iniş çıkışlarda kas katı geren Tatiana Lisovskaya’nın bestelerini unutmak olmaz, muazzamlar.

Benim problemim ise diyalog ile başlıyor.Özellikle filmin ilk yarısında bu görsel anlatımın yanında bir o kadar basitleştirilmiş diyaloglar kullanılmış gibi geldi bana şahsen. Karakterin ne hissettiğini bariz bir şekilde anlamamıza rağmen bir iki özlü söz ve nasıl hissettiğini tekrar ve tekrar açması bazı yerlerde filmin izleyene nasıl davranmak istediğini karar veremediğini de düşündürttü.

resim

İkinci yarıda bu görsel anlatımın öne geçmesi ve diyalogların genel anlamda ideolojiler üzerinden gelişmesiyle bu sıkıntım en aza indirgendi. Yine de çok daha iyi olabilecek bir yanını film fazla açıklama yükleyerek baltalamış gibi geldi bana.

Filmin genelinde zamanından önce önlerine anlaşılmayan bir eser getirildiğinde insanların herhangi bir şeye veya bir rutine alıştıkları için ve bu norm’un dışında bir şeye denk geldikerinde, bu eseri/sanatçıyı ne denli eleştirebildikleri ve çoğu sanat eseri/sanatçının değerinin gerçekten bu bilinmeyenin korkusu-yabancılaşma faktörü yüzünden geç bulunması ve değerinin yine çok geç anlaşılması olayını başarıyla işliyor. Kalp kıran bir veda ile de noktalıyor şeytanları ile ömrü boyunca savaşan Van Gogh’un hikayesini.

Oyunculuklar iyi. Willem Defoe rolde parlıyor, beklenileni karşılayıp yerinde, oturaklı bir performans veriyor yani. Oscar Isaac ise normal. Öne çıkan pek bir özelliği yok. Mads Mikkelsen ise az süre verilen rolüyle en çok aklımda kalan karakterlerden birisi oldu. Aralarında gerçekleşen diyalog filmin Nirvana anıydı diyebilirim benim için.

resim

Genele bakıldığında yönetimi güçlü, ilk kısmı zayıf yazılan -yine, bu tamamen bana göre-, performanslarından çok görselliği ile konuşan, vermek istediği mesajı gayet yerinde aktarabilen bir eser olmuş. Ben beğendim.

12 Beğeni

Bana göre tam tersi. Bence diyaloglarla Vincent’ın ruh hali ve değişimi daha iyi verildiğini düşünüyorum. Özellikle bulanık görüntüleri hiç beğenmedim. Doktor ve peder ile olan konuşmasını yönetmenin bana görüntülerle anlattığı kısmın önüne koyarım. Vincent’ın insanlarla konuşmadığını zorlandığını film içinde de görüyoruz bu yüzden filmin görselliğiyle bize hikayeyi anlatmasını anlıyorum ama benim pek içimi açmadı diyim.

7 Beğeni

Genel sıkıntım olayı veya spesifik olarak ilk yarıda bu adamın nasıl hissettiğini diyalog ile veremediğini düşünmem aslında. İkinci yarıda hiçbir sıkıntı yoktu bana göre. Bulanık görüntüler -benim için- içinde olduğu ruh halini daha iyi özetledi bu yüzden. Ama dediğim gibi sanki hikayesini nasıl anlatmak istediğini karıştırmış bir film gibiydi, özellikle ilk yarıda.

6 Beğeni

Sonsuzluğun Kapısında Yalnız Bir Ruh : Vincent Van Gogh

Vincent Van Gogh. Yaşamı boyunca toplumun önyargılarından sıyrılamamış, yaşamından neredeyse bir asır sonra değeri “tamamen şans eseri bulunan bir günlük” ile anlaşılmaya başlanmış bir isim. Sarı renge olan tutkusuyla, post-empresyonizm akımının öncü ismi. Hayatı boyunca günümüzde dahi tanısı koyulamamış olan psikolojik sanrılar ile mücadele etmek zorunda kalmış, toplumsal ilişkileri bir türlü rayına oturtamamış olmasına rağmen insanlığa her zaman değer vermiş bir insan. Yaşantısı boyunca sadece tek bir tablo satabilmiş bir ressam. Yalnız ama mutlu bir ruh.

"I just want to be one of them."

Film öncelikle Vincent’in yıllardır içinde bulunduğu yalnızlığı, topluma ait olamama hissini, ömrünün son dönemlerinde keşfettiği amacını kendi ağzından bir monolog ile seyirciye aktararak başlıyor. Bu monolog şairane bir dilden ziyade Vincent ve sanatı gibi saf mutluluğu arayan bir insanın en temiz düşüncelerini basit bir kalıpta anlatma yolunu tercih ederek Vincent’in saf duygularını seyirciye anlatma amacında başarılı oluyor. İşte o andan itibaren seyirciyi içine çekmeye başlıyor.

Bu harika girişin ardından Vincent’in iç dünyasına güzel bir yolculuğa başlıyoruz. Kendisinin melankoli yüklü, kendini mutlu hissettiği yalnız dünyasına görsel yönü ağır basan bir sanat dili ile konuk oluyoruz. Filmin ilk bölümünde en büyük dostu olarak gördüğü ve kendi sanat anlayışını en fazla etkilemiş olan Paul Gauguin’in etkisiyle sanat hayatında atmaya başladığı ilk adımları ve ruhdurum bozuklukları nedeniyle iyice artmaya başlayan sanrılarının çerçevesinde sürdürmek zorunda olduğu yaşantısını anlatan bir öykü izliyoruz.

"I’m my paintings."

Vincent’in filmin ilk bölümünde toplum ile son çırpınışlarına şahit oluyoruz aslında. Toplumu hem kendi penceresinden anlamaya çalışırken, topluma da kendini anlatmaya çalışıyor. Bu amacını gerçekleştirmeye ne zaman yaklaşsa toplum kendisine sürekli olarak sırtını dönmeye devam ediyor. Bu sahnelerin ardından Doktor Gachet ile yaptığı konuşmalar Vincent’in hayata karşı nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu gözler önüne seriyor. Yine bu sahnelerde öne çıkan noktanın Vincent’in kilit repliklerinden neredeyse hiçbirinin şairane bir dille yazılmamış olması olarak görüyorum. Vincent topluma bakış açısını ve hayattaki en büyük tutkusu olan resim sanatını yine seyirciye girişte olduğu gibi naif bir şekilde anlatıyor. Yönetmenin bu sahnelerde yakalamaya çalıştığı samimiyet Vincent’in ömrü boyunca insanlık ile kurmaya çalıştığı samimiyetin benzeri gibi hissettirmiyor değil tabii. Ayrıca bu sahnelerde Vincent’in sanatı ile kendisini bir bütün olarak görmesi, hayattaki amacının artık ne olduğunu iyice gözler önüne seriyor.

"Maybe, God made me a painter for people who are not born yet."

Filmin bu anlarından itibaren iyice yalnızlaşan, içine kapanan bir Vincent görmeye başlıyoruz. Artık kendisini topluma kabul ettirme kaygısı ortadan kalkan bir insanın kendisini adadığı yegane amacına yönelişini görmeye başlıyoruz. Vincent sadece resim yapmak isteyen sıradan bir insana dönüşüyor. Ancak toplumun ona bakış açısından kendini soyutlamayı bir türlü başaramıyor. Özellikle toplumun kendisine karşı tutunduğu tutum Mads Mikkelsen’in rahip karakterinin kendisi ile konuştuğu sahnelerde o kadar güzel anlatılıyor ki o sahneler tekrar tekrar izleme isteği duyduruyor izleyiciye.

Rahip karakteri sadece bireysel bir karakter olmaktan ziyade toplumun genel olarak Vincent hakkındaki düşüncelerini sizlere aktarıyor. Yaptığı eserlerin toplum tarafından nahoş görülmesi, sanrıları ve ruhdurum bozuklukları nedeniyle toplumun kendisine karşı beslediği önyargılar o an Mads Mikkelsen’in ağzından harika bir şekilde dökülmeyi başarıyor. Ayrıca sahnenin sonunda Rahip’in Vincent’in çizdiği tabloyu arkası çevrilmiş bir şekilde bırakması Vincent’in ne kadar kendini topluma anlatmaya çalışsa da bir türlü toplum tarafından kabul edilmeyişini metaforik olarak başarılı bir şekilde anlatmayı başarıyor.

resim

"Sometimes they say I’m mad but a grain of madness is the best of art."

Filmin son bölümünde ise iyice sanatına yönelen bir Vincent izlemeye başlıyoruz. Vincent Van Gogh’a veda niteliği taşıyan bu sahnelerde Arles’taki son günlerinin nasıl geçtiğini ve Vincent’in ilk defa mutluluğa ulaştığı sahneler ile seyirciye veda etmeyi uygun görmüş Julian Schnabel. Kendisini yegane amacı olan sanatına adayan, mutlu bir hayata kavuşmuş bir Vincent izliyoruz bu sahnelerde. Son olarak da üzerinden yıllar geçse de bir türlü açığa kavuşturulamayan Vincent’in yaralanışını intihardan ziyade kendisini bir türlü kabul etmeyen toplum tarafından en sonunda infaz edilmesi olarak tarif etmeyi tercih etmiş Schnabel. Sanatsal ağırlığı yüksek olan bir yapımda uygun görülebilecek bir tercih olmuş.

Bu arada filmin anlattığı ana öykünün yanı sıra Vincent’in sanat anlayışının seyirciye aktarıldığı replikler, sanat hayatı boyunca en fazla etkilendiği isim olan Paul Gauguin ile sanat üzerine yaptığı konuşmalar ve her ikisinin sanat anlayışındaki karşıt görüşlerini dinlemek de hem Vincent’in hem de Gauguin’in sanat anlayışını bir nebze de olsa tanıyabilmemiz için güzel fırsatlar sağlıyor. O sahneleri ayrıca sevdiğimi söyleyebilirim.

resim

Biraz da yapımın teknik alanlarından bahsetmek gerekirse özellikle filmin başrolünde Vincent Van Gogh gibi zor bir karakteri başarılı bir şekilde seyirciye iletmeyi başaran Willem Dafoe’nin harika performansı karşısında büyülendiğimi söyleyebilirim. Yan rollerde Oscar Isaac’in Paul Gauguin rolünde, Rupert Friend’in ise Theo Van Gogh rolünde iyi bir performans gösterdiklerini söyleyebiliriz. Özellikle Rupert Friend’in Vincent’in hastahanede duygusal boşalım yaşadığı sahnede Willem Dafoe’ye başarılı bir şekilde eşlik ettiğini düşünüyorum. Bu arada Mads Mikkelsen’in kısa ekran süresine rağmen ortaya koyduğu performansı da görmezden gelmek pek doğru olmaz. Usta bir oyunculuk ile, aldığı kısa süreyi etkin bir şekilde kullanmayı başarmış kendisi.

Öte yandan özellikle tercih edilen, Vincent Van Gogh ile özdeşleşmiş olan sarı rengin yoğun bir şekilde kullanımı ile şekillenen sinematografisi ve Vincent’in ruhdurumunu, hayatı sorgulayışını metaforik bir şekilde bizlere ileten o puslu görüntüleri inanılmaz başarılı buldum.Bu alanda filmin sinematografı Benoit Delhomme’ün hakkını vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca filmin müziklerini yapan Tatiana Lisovskaya’yı ise bir sinema filminde ilk ciddi deneyimini yaşayan bir isim olmasına rağmen özellikle filmin ikinci yarısından itibaren Vincent gibi iyice sessizleşen, toplumdan gittikçe daha fazla sıyrılan bir karakterin görsel dille anlatılmaya çalışılan hikayesini başarılı bir şekilde tamamladığını düşünüyorum. Görsel dilin önplana çıkarıldığı sahnelerde Vincent’in dili olmuş kendisi diyebilirim. Ayrıca kostüm ve prodüksiyon dizaynı konusunda da dönemini iyi yansıtan bir yapım olmuş.

Yönetmen Julian Schnabel’den bahsedecek olursak genel olarak başarılı bir iş çıkardığını düşünmeme rağmen filmin ilk yarısı ile ikinci yarısı arasında değişmeye başlayan sinema dilini seyirciye yeterince başarılı bir şekilde verebildiğini düşünmüyorum. Vincent’in psikolojik sanrıları ve toplum anlayışının etkisiyle değişen kişilik değişimlerini vermek istediğini düşündüğüm bu sanat dili değişimini tam olarak olması gerektiği gibi yedirememiş gibi. Ayrıca bazı sahnelerde olayların fazla dramatize edildiği izlenimine kapılmadım değil. Tabii bu dramatizasyonun da tamamen duygulara hitap eden bir sanat dalı olan sinemanın gereklilikleri nedeniyle filmin duygusal yönünü seyirciye daha iyi iletilebilmek için kullanılan bir tür Hollywood hilesi olduğunu düşünürsek bu tekniği biraz daha anlayışla karşılayabiliyoruz ancak tam olarak onaylayamıyoruz.

Genel olarak son sözleri söylemek gerekirse son dönemde iyice tekdüzeleştiğini düşünmeye başladığım biyografik yapımlara yeniden umut bağlamamı sağlayan son dönemde izlediğim iki yapımdan birisi (diğeri First Man. Sormadınız biliyorum ama neyse… :d) olmayı başardı film. Sanat dilinin bazı noktalarda çelişkide kalmasının yanı sıra senaryo açısından bazı noktalarda filmin ayağının yere sağlam basamamış olmasına rağmen Willem Dafoe’nün kariyerinin zirve performanslarından birisine sahip olduğunu düşündüğüm yapımda sinematograf Benoit Delhomme ve müzisyen Tatiana Lisovskaya’nın kendisine harika bir şekilde eşlik ettiklerini, Mads Mikkelsen’in ise usta oyunculuğu ile rol aldığı sahnelerde başarılı bir şekilde parladığını düşünüyorum…

Puan vermeyi pek beceremem ama sanırım bu filme puanım 8.5/10 olur.

"He loved yellow."

14 Beğeni

Filmi izleyemedim ama yorumları keyifle okudum. Forum ortamının en sevdiğim yönü bu, uzun ve detaylı yazılar. Teşekkür ederim katkıda bulunanlara.

5 Beğeni

#rez yarın izleyeceğim.

5 Beğeni