En Son Ne İzlediniz / Okudunuz / Oynadınız?

When They See Us’ın 1.bölümünü izledim Netflix’te. Gerçek bir olayı anlatan Ava DuVernay’in yaptığı 4 bölümlük mini dizi. 5 Çocuğun haksız yere suçlu bulunmasını konu alıyor. İlk bölümde hikaye anlatıcılığı ve oyunculuklar çok iyi olmuş. İzlerken hem çok sinirlenip hem çok üzüldüm. Devamı nasıl olur bilmiyorum ama sadece ilk bölüm Netflix’te izlediğim en iyi işlerden.

Ek olarak Ava DuVernay’in böyle iyi işler yapması New Gods beklentimi arttırdı.

4 Beğeni

Black Mirror 5. sezon 2. bölümü izledim;

Smithereens bölümünde işlenildiği gibi hepimiz birer sosyal medya bağımlılarıyız. Smithereens Ceo’sunun dediği gibi sosyal medya artık yeni uyuşturucumuz.

Chris’in söylediği şey çok doğru, gece yatarken ve sabah uyandığımızda sürekli gördüğümüz şey artık o.

Sürekli telefonuyla etkileşim halinde olan müşterisine Chris; “Gökyüzü mora dönüşse, telefondan kafanızı kaldırıp fark etmeniz 10 gün sürer.” Diyerek sitem ediyor ve bu siteminde çok haklı. Artık dışardaki hayat yerine bu küçük ekranlarda yaşıyoruz.

Kendi canınıza kıydığında, sosyal medyaya yansıyor ve insanlar için ufak bir beğeni bildirimden öteye geçmiyor. Herkes o anlık bildirimine baktıktan sonra hayatına devam ediyor. Evet dizinin sonundaki o bildirimleri kontrol edenler biziz. Ne kadar korkutucu ve normal değil mi?

İsmet Özel: “İnsanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladım. Bana göre intihar, geride kalanlara yönelik ağır bir suçlamadır. Bu mesajı verebileceğin tıynette insan olmadığını düşününce de intihar etmiyorsun.” diyerek kafamdaki düşünceyi çok güzel özetliyor.

5 Beğeni


Hazır sinemaya gelmişken Stalker’ı izledim. Tarkovsky’nin hiçbir filmini izlememiştim daha önce ama beklentim çok yüksekti malum sebeplerden. Küçük çaplı bir hayal kırıklığı oldu diyebilirim. Hem filme dışarıdan bakarken beklediğimden farklı bir şey çıktı hem de beklentimden farklı olarak filmin içeriğine dair beğenmediğim ufak tefek şeyler oldu. İnceleme tarzı bir şey haddime değil belki ama 4/5 diyebilirim.

2 Beğeni

Justice League vs. the Fatal Five’ı izledim.

Açıkçası neden böyle bir animasyon yapmışlar anlayamadım. The New Batman Adventures, Superman: The Animated Series ve Justice League ile Justice League Unlimited serilerini çok severim. Bu nedenle aynı çizim tekniği ve konseptin bir anlamda devamını uzun metraj animasyon olarak görmek beni memnun etmişti fakat fragmandan itibaren seçilen konuda çekimser kalmıştım.

Justice League Unlimited’ta yer almayıp bu animasyonda yer alan karakterler epey eğreti duruyordu. Çizim teknikleri bir nebze andırsa da, “biz yeni geldik” dercesine kendilerini belli ediyordu karakterler. Villain kadrosu ise bir hayli geçiştirmelik olmuş, isimlerden çizimlere kadar aceleye gelmiş gibi bir tablo var ortada.

Öykü ve animasyon boyunca alınan kararlar pek ikna edici değil, seçilen karakterler de neden seçilmiş sorusu gündeme geliyor film süresince. İşlenen öykü animasyona çok daha güzel yansıtılabilirmiş. Yine de finali güzel diyebilirim.

4 Beğeni

Bugün de Batman vs. TMNT’yi izledim.

Son dönemde DC animasyonlarını eskisi kadar başarılı bulmuyorum, izlediğim son iki animasyonda da fikrimi değiştirecek bir eserle karşılaşmadım. TMNT’nin iki animasyon serisini izlemiştim fakat Nickelodeon’a geçtikten sonraki seriyi izleme fırsatım olmadı. Bu bakımdan uzun yıllar sonra Ninja Turtles izlemek güzel oldu diyebilirim.

Film güzel başlıyor ve aslında işlenebilecek ortak unsurlar da gayet iyi seçilmiş. Fakat bir süre sonra çok sıradan bir öykünün işlendiği hissini veriyor. Batman’in yer aldığı her maceraya Joker’in eklenmesi de bu hissiyatı güçlendiren etkenlerden biri. Örneğin, bambaşka bir teknikle yapılan The Batman vs. Dracula animasyonunu izlediyseniz çok benzer tercihler görebilirsiniz.

Yine de keyifli bir film olmuş. Batman vs Shredder karşılaşması, arka planda dikkat çeken detaylar izleme keyfini artıran başlıca unsurlar. İlk aklıma gelen detaylar Blüdhaven, takvimde görünen ayın April olması ve Oracle oldu. Galiba Derek Powers ve New 52 detayları da vardı.

4 Beğeni

Batman ve Ninja Kaplumbağalar’ın çizgi romanı da çok güzeldir. Animasyondan anladığım kadarıyla filmin devamı da gelecek gibi görünüyor.

2 Beğeni

The Society izledim maalesef. Dizi yavaş ilerliyor diyip ittire ittire izledim sonuna kadar, meğer hiç ilerlemiyormuş. Başta bir gizem vaat ediliyor fakat dizi ergen dramasından başka bir şey değil. Karakter başına üç beyin hücresi düşüyor resmen.

10 Beğeni

O kadar iyi anlıyorum ki.

3 Beğeni

Inarritu’nun 2010 yapımı Biutiful filmini izledim dün akşam. Genel olarak beğendim diyebilirim. Yönetmenin her filminde olduğu gibi görsel olarak yine çok iyi gözüküyor herşey zaten. Javier Bardem çok başarılı.

Oldukça etkileyici bir film. İzlemeyenlere tavsiye ederim mutlaka.

1 Beğeni

Brightburn izledim en sonunda. Filmin yola çıktığı fikir çok güzel olmasıyla beraber işlenişini o kadar kötü bulmadım. Beğendiğim bir film oldu. Efektler bazı yerlerde çok sıkıntı. Bir de bazı yerlerin boş kalma olayını sevmedim.

Film boyunca bizim yan çar Superman’i nasıl yeneceklerini ve filmin nasıl biteceğini düşündüm. Bu tarz gerilim filmlerinde olayları gerçekleştiren varlık genelde ya öldürülür yada ortadan kaybolur. Ortadan kaybolmayı baştan eledim zira karakterin amacının Dünyayı ele geçirmek olduğunu bangır bangır söyledikleri için kötülüklerinin intikam alanlarla sınırlı kalmayacağı belliydi. Öldürüleceğini de düşünmüyordum çünkü bir yerden kriptonit falan çıkmadı. Ta ki geminin parçasından elinin kesildiği sahneye kadar. Oradan anladım bir şekilde oraya bağlanacağını. Gereksiz bir olaydı bence geminin parçasının ona zarar verebileceği. Neyse en azından öldürülmedi. Beğenmediğim bir başka şey teyzesinin ve okuldaki hoşlandığı kızın yaşadıklarından sonra seslerinin çıkmamış olması. Ulan çocuk evine geliyor sana diyor ki ‘‘Annenle ilgileneceğim’’ hemen ardından annen öldürülüyor. Bu bir tesadüf mü sence ? O sahneden sonra kızın rolünün bitmesi saçma olmuş. Herkesi deşip teyzesini hayatta bırakması da olmamış. Bunlar dışından beğendiğim bir film oldu Brightburn. Devamı çekilirse izlerim. Sondaki yaptıkları post apokaliptik bir hikayeye yol açacak gibi geldi bana. Devamı bu filmin aksine daha kapsamlı bir konuyu işler.

7/10

9 Beğeni

Alita: Battle Angel

Fantastik öykülerde steampunk türevi öyküleri tercih etsem de, konu bilim kurgu olunca cyberpunk da sevdiğim türlerden biridir. Kamera arkasında James Cameron ve Robert Rodriguez’in olduğunu da düşünürsek gayet yüksek beklentiyle izlediğim bir film oldu diyebilirim. Okuduğum yorumlarda da filmin çok daha iyi gişe yapabilecek bir potansiyeli olduğuna değiniliyordu.

Beklentimin yükselmesinden midir bilmiyorum ama aradığım tarzda bir film bulamadım. Anlatılan öykünün tek filmden ibaret planlanmamasının da etkisiyle bol soru işareti içeren ve filmin başlangıcından çok da uzağa gitmeyen bir öykü olmuş. Olayların işleyiş şekli ve karakterlerin hikaye içindeki rolü yer yer ayrıntısız ve geçiştirilmiş bir şekilde işlenmiş hissiyatı veriyor. Hikayede anlatılmayan unsurlar diyaloglarla tamamlanmış gibi, fakat diyaloglarda da o esnada o cümle neden kullanılıyor sorusu gündeme geliyor.

Efektler bu konseptteki bir filmde olması gerektiği gibi, aksiyon da memnun ediyor. Filmin en önemli handikapı süresinin kısa olması ve seri olarak planlanması olabilir. Öyle ki başrolün film içindeki değişimi ve filmin temel hikayesi dışında çok bir şey anlayamadan bitirdim filmi. Genel anlamda güzel bir konsept oluşturulmuş ama daha iyi yansıtılabilirmiş. Potansiyeli yüksek bir seri diyebiliriz.

6 Beğeni

Now You See Me 2

İlk filmi çıktığı dönem izlemiş, ikinci filmde ise arayı epeyce açmıştım. Zira üç sene geç izledim. İkinci filmden sonra fark ettim ki bu seri bana Ocean’s serisinin fantastik bir alternatifi hissiyatı veriyor. Öncelikle şunu belirteyim, uzun zamandır bir filmi gelişmelerden bihaber şekilde izleyemiyordum. Prodüksiyon süreci, casting haberleri, uyarlama ise baz alınan eserle alakalı bilgiler derken filmin pek bir sürprizi kalmıyordu benim için. Burada onu buldum ve bu bakımdan keyif aldım.

Fakat filmin güzel bulduğum yanları çok da fazla değil. Lizzy Caplan ve Woody Harrelson’ın oyunculuğu olağanüstü. Film boyunca öyküyü sürükledikleri hissediliyor. Lula’nın öyküye girişi hızlı olsa da ve Merritt yerine Chase’in performansı ön plana çıksa da izlerken çok soru işareti oluşmuyor. İlk filmi izleyeli uzun zaman geçtiği için Reeves - Lula kıyaslaması yapmam zor ama Lula filmin artı yönlerinden biriydi diyebilirim.

Filmde ikna olmadığım iki husus oldu, izlerken “neden” diye düşündüm uzun uzun. Birincisi Atlas’ın ön plana çıkarılmaya çalışılması, ikincisi ise twist üstüne twist gelmesi oldu. Filmin ilk bölümünde işlerin Atlas’ın planladığı gibi gitmemesinden sonra işler yine Rhodes ekseninde ilerlemeye başlıyor fakat filmin sonunda Rhodes’un yerini Atlas’a bırakması ön plana çıkarılıyor gibiydi. Twist sahneleri ise bir süre sonra hangi rol hangi tarafta sorusunu gündeme getiriyor. Bu sahnelerin ilk filmle orantılı olmayan yanları da var. Nitekim Bradley’nin bambaşka bir yönü anlatılıyor.

Filmin ilk filmi geçtiği pek çok yön var, özellikle hareketli sahneler bunlardan biri. Fakat anlatım tercihi için aynısını söyleyebilir miyim bilmiyorum. Bazı sahneler ise ikna edici değil. İki filmi genel olarak düşündüğümüzde hikayenin genel akışında halen daha anlatılmayan yerler var gibi, bu nedenle üçüncü bir filme ihtiyaç var bence. Yazıyı bitirirken Ruffalo’nun performansına da değineyim, iki filmde de gayet ön planda. MCU’da benzer bir Bruce Banner izlesek olurmuş bence.

1 Beğeni

Star Trek Beyond

Bana göre çok alakalı bir kıyaslama olmasa da malum Star Trek ve Star Wars uzun zamandır karşılaştırılır. Star Wars’un daha az ürünle daha kalıcı eserler ortaya koyması sebebiyle bu kıyaslamada hep önde olduğunu düşünsem de son yıllarda bu konudaki fikrim değişti. Star Trek konusunda Trekkie değilim ama bunca yıldır çok sayıda ürün ortaya koyup belirli bir çizgide ilerlemeyi başarması takdire şayan bir durum. Sanırım bu kıyaslamada belirleyici olan Star Wars’un yakın dönem filmlerindeki hayal kırıklığım oldu.

Star Trek’in yeni filmleri ilk paragrafta değindiğim belirli bir çizginin yer yer ötesine geçen öykülere sahip. Öyle ki ilk iki film aksiyonu temel almış bilimkurgu konseptinin ötesine geçemiyor. Keşif ve gizem teması beklentiyi karşılamıyordu benim için. Justin Lin’in Star Trek’i ise tam anlamıyla geçmişi özleyen benim gibi izleyiciler için enfes bir iş. Yer yer ilk iki filmi andıran bir işleyiş ama genel hatlarıyla özlenen Star Trek konsepti bu filmde mevcut. Üç film içinde en başarılı villain profilini de bu filmde görüyoruz. İlk filmde Nero olmasa pek bir şey değişir miydi bilemiyorum. Khan ise çok daha ön planda bir profil olmasına rağmen Krall diğer iki villain’ın da önünde olmuş bence.

Uzay gemisi aksiyonları Star Wars’ta sıkılarak izlediğim sahneler. Star Trek’te ise aynı etkiyi vermiyor, çok daha ilgi çekici. Enterprise’ın etkisi mi bilemiyorum. Fakat şehir sahnelerinde Into the Darkness’ta olduğu gibi yine bir nebze sıkıldım. Öykünün finalinin şehirde sonuçlanması bu konsepte uymuyor bence. Genel anlamda yeni serinin alternatif bir evrende geçmesi halen daha alışabildiğim bir fikir değil ama filmi izlerken de çok üzerinde durmuyorum bu konunun. Beyond için yeni serinin en iyi filmi diyebilirim.

2 Beğeni

The Babadook’a “korku filmi” demek yerine psikolojik gerilim/dram desek çok daha doğru olur. Siz de bu minvalde ilerleyerek izlerseniz bu filmden çok daha büyük keyif alırsınız.

Essie Davis ve Noah Wiseman’ın oyunculukları muhteşem, filmde çok fazla sembolik anlatım ve gönderme de mevcut. Jennifer Kent’i de ayrıca tebrik etmek gerek.

Hereditary kadar olmasa da The Babadook da beğendiğim filmler arasında yer aldı. Bu tür filmler, beni düz korku filmlerinden çok daha fazla germeyi başarıyor.

3.5/5

1 Beğeni

Ghost Rider: Spirit of Vengeance

Yıllar geçmesine rağmen bir türlü izleyemediğim az sayıda çizgi roman uyarlaması var. Ghost Rider serisinin ikinci filmi de bu filmlerden biriydi. İlk filmi aynı dönem izlememe rağmen beklediğimi bulamadığım için ikinci filmi bunca sene sonra izledim.

Yorumlayacak pek bir şey yok açıkçası. Başarısız bulduğum bir senaryo ve daha da başarısız bulduğum bir yönetmenlik performansı vardı. Efektlerdeki tercihlere de hiç anlam veremedim. Ghost Rider görsel olarak iyi yansıtılmış ama film boyunca hızlandırılmış biçimde yürüdü. Filmin en beğendiğim yönü süresinin kısa olmasıydı.

2 Beğeni

euphoria.

game of thrones finali öncesi hbo’da promosuyla karşılaşmıştım. bu aralar denk geldikçe göz atıyorum. hbo’nun hedef kitle tercihi açısından değerlendirince enteresan bir yapım. basit bir teenage drama gibi gözüküyor fakat erkek/kadın full-frontal çıplaklık, uyuşturucu ve seks oldukça yoğun işleniyor. her bölüm birer dakikalık ekrana sallanan penis sahneleri var. değişik mühürleri olan bir dizi.

zendaya’nın elit sayılabilecek bir performansı var şu ana kadar. onun dışında dizinin diğer başrolü trans bir model olan hunter schafer. bildiğim kadarıyla ilk oyunculuk deneyimi olmasına rağmen yer yer gayet iyi, çoğunlukla hiç göze batmayan bir performansı var.

hedef izleyici kitlesi olarak kimin seçildiği konusu tartışmalı. dizinin ele aldığı yaş grubu, konu edilen bir yaşam tarzını hem avrupa hem de abd özelinde terk edeli kayda değer bir süre geçti. yani çıkarımları yerinde olsa da, biraz geriden geliyor. tüm bunlara rağmen uyuşturucu ve ele alınan yaş grubunun birebir ilişkileri şu ana kadar beklenmeyecek ölçüde tutarlı işleniyor.

kendini ciddiye alan, görsel açıdan özellikle ilk birkaç bölümü muazzam derecede tatmin edici bir dizi. kendi adıma hikayede orijinal bir şey bulamadım, zaten yapımın vaat ettiği şeyin de bu olduğunu düşünmüyorum. boş vakitte göz atılabilir.

3 Beğeni

In Bruges

Yönetmen Martin McDonagh, Bruges’un muhteşem manzaraları eşliğinde absürd ve komik diyalogları, muazzam bir mizah anlayışı ve aynı zamanda gözünüzden yaş getirecek bir drama sahip olan In Bruges ile unutulmaz bir iş çıkarmış. Colin Farrell ve Brendan Gleeson’ın uyumu ise gerçekten muhteşem. Özellikle Colin Farrell’a hayran kaldım. Kendisi bu filmle Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanmış.

Filmin soundtracklerine ise ayrı bir parantez açmak gerek. Çünkü filmi muhteşemlik seviyesine taşıyarak ve aslında rol çalarak içinizde Bruges sokaklarında gezme isteği uyandırıyor. Hiç unutamayacağınız harika müziklere sahip… Carter Burwell’in elinden çıkan muhteşem bir başyapıt.

3 Beğeni

Batman: Hush

Jim Lee’nin DC’ye geçip Loeb ile Hush’ı ortaya çıkardıkları dönemi epey yakınmış gibi iyi hatırlıyorum. Büyük bir merakla okuduğum çizgi roman daha çok güzel çizimleriyle aklımda kalsa da çok sayıda karaktere yer vermesiyle de beğenimi kazanmıştı.

O yıllarda nadiren okuma fırsatı bulduğum Batman öykülerinde karakter bolluğu öyküyü sevmem için yeterliydi. En iyi Batman öykülerinden biri olarak görmesem de, gayet popüler bir villain sunması ve Jason Todd’u geri döndürmesi nedeniyle önemli öyküler arasında görürüm Hush’ı. O dönem Batman ve Superman karşılaşmasının şimdiki kadar sık gerçekleşmediğini ve bu nedenle cazibesinin yüksel olduğunu da belirteyim.

Animasyonda yer yer farklılıklar var. Nitekim filmin daha başında Croc yerine Bane’in kullanıldığını görüyoruz. Bane, orijini anlatılırken Bruce Wayne’in fiziksel ve zihinsel manada tam olarak dengi olan biriyken maalesef bir süre sonra sadece kas gücüyle işlendi. Burada da Arkham oyunlarını andıran bir Bane görüyoruz.

Öte yandan yakın dönemde işlenen Bruce & Selina ilişkisine burada da yer verilmiş. Uyarlamada birden fazla öyküye yer vermek trend haline geldi ama maalesef Hush gibi yoğun bir öykünün geçiştirilmiş bir biçimde işlenmesine neden olmuş bu ekstra bölümler.

Genel anlamda çok beğenmediğim ve eski animasyon uyarlamalarının gerisinde bulduğum bir film oldu. Seyir keyfi yüksek ama potansiyeline ulaşmamış bir animasyon.

5 Beğeni

Filmin görüntü yönetmenliği harika. İzlediğimde büyülenmiştim. Verilmek istenen soğuk havayı acayip yansıtıyordu görüntüler.

Colin Farrell’ın oyunculuk performansını en az 1 2 gömlek yukarı çekmişti adeta görüntü yönetmeni.

2 Beğeni

defenders

İlk olarak animasyon uyarlamasını izlediğim sonrasında ise karakterlerin çizgi romanlarını okuma fırsatı bulduğum bir seriydi. Alıştığımız çizgi romanların aksine gazetede bant panel formatında yayınlanmak için oluşturulan öykülerdeki karakterlerin bir araya geldiği bir takımı anlatıyor. 1987 yılında yayınlanan seri, Star Comics’ten, yani o dönem Marvel’ın çatısı altında faaliyet gösteren bir markadan yayınlanıyor. Karakterlerin kendi çizgi romanları genellikle bant panellerin bir araya getirildiği ciltlerden oluşurken burada doğrudan comics formatında yayınlanmak üzere bir öykü oluşturulmuş.

Flash Gordon, The Phantom ve Mandrake’nin yer aldığı ekip, esasen Flash Gordon villain’i olan Ming the Merciless’le karşılaşıyor. Animasyonda olduğu gibi burada da yine aileler de öyküye dahil oluyor. Dört sayı süren öykü aynı zamanda animasyonun uyarlandığı öykü sanırım. Zira başlangıç epey benziyor. Henüz ilk sayıyı okuyabildim ve çok da ilgimi çekmediğini söyleyebilirim. Takım pek bir alakasız üyelerden oluşuyor. “Madem hepsinin telifi aynı yayınevinde, neden takım olmasınlar” sorusuyla oluşturulmuş bir ekip havası var. Aksiyon da aynı öykü gibi… Çok ilgi çekici bulmadım. İlk sayının güzel detaylarından biri, Kshin’in Flash Gordon’ı tanımaması neticesinde LJ’in “Bu Spider-Man’i bilmemek gibi bir şey” demesiydi. Sonrasında Kshin’in Spider-Man’i de tanımadığını anladık.

Merak edenler için notlar ekleyeyim, Stan Lee çizgi romandaki öykünün yazarlarından biri, aynı zamanda animasyonda da “Main Title Lyrics by Stan Lee” yazısını görebiliyoruz. Bu detayı seneler sonra fark edebildim ancak. Flash Gordon serisinden bildiğimiz Dale Arden’in öyküdeki durumunu da ilk sayıdan öğreniyoruz. Seride ön plandaki bir diğer isim olan Zarkov’la ilgili bir detay var mıydı fark edemedim. Bir öyküde Phantom varsa kaçıncı olduğu da genelde merak edilen bir durumdur. :smiley: Defenders of the Earth’te 27. Phantom yer alıyor.

Bu arada animasyonun intro’sunu animasyondan daha çok beğendiğimi de belirteyim. Özellikle bölüm sonunda yayınlanan kapanış kısmındaki klavye sekansı şahanedir. Yaklaşık 7-8 saniye sürer ama bölüm bitsin de dinleyeyim diye bekletir.

5 Beğeni