En Son Ne İzlediniz / Okudunuz / Oynadınız?

Üçü bir arada, dolu dolu bir başlık. En son dinlediklerimiz ise tabii ki “Bu Aralar Ne Dinliyoruz?” başlığında.

3 Beğeni

overlord-125x160

Aksiyon-savaş-gore türlerini harmanlayan film, Normandiya Çıkarması arifesinde Nazi işgalindeki küçük bir Fransız köyünde süper askerler! yaratmak için deneysel bir ilaç geliştiren Führer’in askerleri ile American öncü paraşütçü birliğinin mücadelesini anlatıyor…

Çokşey beklemeden, vakit öldürmelik olarak izlenebilecek bir film…

2 Beğeni

Mister Miracle serisi çok övülüyor ne zamandır. Daha okuyamadım ama aklımdaki serilerden biri.

1 Beğeni

Kagliostro Şatosu olarak da bilinen 1979 yapımı Kariosutoro no Shrio’yu izledim. Uzun zamandır anime izlemiyordum, böyle klasikleşmiş bir esere denk gelmişken bir izleyeyim dedim.

Lupin III karakterini ve serideki diğer karakterleri biliyordum fakat bu öykünün uzun metraj bir anime mi, seri mi veya manga mı olduğu konusunda pek bir fikrim yoktu. Hatta filme başlarken karakterler sadece bu filmden ibaret sanıyordum fakat öykü ilerledikçe karakterlerin çok daha geniş bir olay örgüsüne sahip olduğunu farkettim.

jigen

Serinin genelinden ziyade filme odaklanırsak, abartılı anlatıma ve akılda kalıcı karakter çizimlerine sahip bir eser. Animelerde alışılagelmiş bir aksiyon tonu vardır malumunuz, odadan çıkarken bile koşarak çıkar pek çok karakter. Burada o ton bir nebze daha fazla, baştan sona hareketli geçen bir seri diyebiliriz. Nitekim, film hızlı bir başlangıcın akabinde jenerikle beraber tam durağanlaştı sandım ama orada da henüz 6. dakika bitmişken efsanevi bir takip sahnesiyle aksiyon devam etti.

Genel anlamda çok beğendiğimi söyleyemem. Film süre olarak çok uzun olmamasına rağmen daha kısa sürede de bitirilebilecek bir öykü yapısına sahip. Yine de ortalamanın üzerinde bir anime. Prodüksiyon yılını da göz önünde bulundurduğumuzda gayet izlenilir bir film çıkmış ortaya.

Film Hayao Miyazaki’nin ilk animelerinden biri. Ayrıca, başta Arsene Lupin macerası olmak üzere pek çok öyküye yönelik de göndermeye sahip. Bu arada filmle ilgili yapabileceğim en net tespit, Jigen karakteri anime dünyasındaki en cool karakterlerden biri…

9 Beğeni

Genelde oyunculuğun kurtardığı bir film olmuş. İzlemesi zevkli, senaryo idare eder, çerezlik film mantık hataları çok minimal seviyede tutulmuş. Kadro da gayet güzel, dümdüz bir aksiyon filmi kafası da yok filmin. Çerezlik işte. Sarıyor.

Bir de Charlie Hunnam’a gerçekten de SoA’da yapışan bir karakter var yine aynı adamı oynamış. Ben Affleck’de bana mı öyle geliyor yoksa gerçekten de filmin amaçlarından birisi miydi bilmiyorum ama sürekli bir p*ştluk peşindeymiş gibi görünüyor.

7/10.

4 Beğeni

Bu film Miyazaki’nin özel filmlerinden biridir. Evet, ilk işlerinden biri ama daha da önemlisi mentoru olarak bellediği Yasuo Ōtsuka ile birlikte çalışma şansı yakalamıştır. Yasuo Ōtsuka Miyazaki’ye kendi animasyon anlayışını oluşturması konusunda oldukça katkı sağlamıştır. Buradan iki büyük çınara da selam olsun. Eğer filmi sevdiysen son çıkan 2015 serisine de bak derim, güzel puanları vardı. https://myanimelist.net/anime/27947/Lupin_III_2015?q=Lupin%20III
Vaktim olsa Lupin III’e ben de başlayacağım aslında ama gözüm korkuyor, uzun dallanıp budaklanan bir seri. Vakit bulduğumda ilk çıkan 1971’deki seriden başlayacağım.

5 Beğeni

Jordan Peele’in Us filmini izledim.

Get Out hikaye ve temeller açısından daha güçlüydü bu filme oranla. Benim daha minimal hikayeleri sevmemden kaynaklı olabilir pek tabii bu. İzlerken çoğunlukla verilen kararları sorgulayacağım gelişmeler yaşandı. İlk yarısı çok temiz 8’lik film, ikinci yarısında tempoyu tutturamıyor ve üzerinize fazla açıklama kusuyor.

Bu da genel tempoya zarar veriyor. Özellikle korku/gerilim türünde olayların nedenlerinin açıklanmasından ziyade karakterlerin o durum içerisinden nasıl çıkacaklarını izlemek bana daha eğlenceli geliyor :d

Get Out’dan haz eden izleyebilir. Peele’in Amerikan kültürü üzerine olan eleştirisel tavrı yine kendisini koruyor film boyunca. Yönetmenin önceki filmi Pasif Irkçılığı işlerken bu film elde olanlarla yetinmeyen şımarık ülke vatandaşı konseptine ve kendimizin, bizim en büyük düşmanımız olması üzerine kuruluyor.

Bunlar dışında Peele’in kendisini bir yönetmen olarak geliştirdiğine şahit oluyorsunuz. Daha stilize açılar, hikayeyi önden belirten görsel ipuçları vesaire, hoş olmuş bunlar. Oyunculuklar da gayet iyi. Lupita oyuncular arasında en çok öne çıkanlardan ve hakkını vermiş tertemiz.

Şarkılar üzerine yaptıkları ufak değişimlere bayıldım bu arada. Temelinde ot ile ilgili olan bir şarkıyı tehditkâr hale getirebilmişler.

6/10

9 Beğeni

Us (Jordan Peele / 2019)

Öncelikle söylemem gerekir ki Jordan Peele’nin Get Out’unu genel kitlenin beğendiği kadar beğendiğimi pek söyleyemeyeceğim. Korku/gerilim filmlerinin iyice sığlaştığı bir dönemde kendisi bu janraya yeni bir soluk getirmişti açıkçası ancak bu yeni soluğu getirirken senaryo yazarlığı açısından geçtiği sınıfı benim gözümde yönetmenlik çerçevesinde geçmeyi başaramamıştı.

Daha spesifik konuşmam gerekirse yazdığı harika senaryoyu maalesef tecrübesizliğinden dolayı olduğunu tahmin ediyorum ki iyi bir şekilde yönetememişti. Ben filmin birçok gerilim/korku içermesi gereken sahnesinde Peele’nin vermek istediği duyguları pek alamamıştım. Kafa açıcı olay örgüsü, başarılı senaryosu ve vermek istediği mesajının üzerine oyuncu kadrosu da elinden yapınca iyi bir iş ortaya çıkmıştı ancak maalesef kurgu ve tempo dengesizliği ile o “iyi” kavramının üzerine çıkmayı başaramıyordu.

Tabii Jordan Peele’nin ilk filminde vasat olduğunu düşündüğüm yönetmenliğine rağmen Us’ını ben yine de merakla bekliyordum. Korku/gerilim sineması için umut vaadeden bir isim kendisi sonuçta.

Neyse Us’ı bugün izleme şansına sahip oldum. Ve şöyle ilginç bir durum ile karşılaştım ki Peele Get Out’ta ne yapmayı başarmışsa o konuda bu sefer Us’ta vasat seviyede kalmış, Get Out’ta ne yapamamışsa da bu sefer o kriterlerde önplana çıkmayı başarmış. Us’ta kendisinin yönetmenlik konusunda tecrübesizliğini attığını bu sefer gerilim/korku ögelerini seyirciye iyi bir şekile aktardığını düşünüyorum. Tempo ve kurgu açısından açık ara daha başarılı bir iş çıkardığını düşünüyorum. Yalnız tabii bir noktada filmin hala tempo konusunda minimal sıkıntılara sahip olduğunu reddedemeyeceğim. Özellikle finale doğru ilerlediğimiz bir noktada insanı filmden uzaklaştırabilecek tempo sıkıntılarının da yaşandığı fikrine sahibim. Ama bu yine de bu konularda Us’ın Get Out’tan katbekat daha başarılı olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğine inanıyorum.

Diğer bir açıdan bakmamız gerekirse bir yandan Get Out’un başarılı senaryosuna bakıyorum, diğer tarafta Us’ın maalesef vasatı aşamamış olduğunu düşündüğüm senaryosuna bakıyorum. Filmin ana örgüsündeki olayın ortaya çıkma nedeni haricindeki -ki bu nedenin dahi belli bir noktada tahmin edilebilirliği olduğunu düşünüyorum- diğer tüm konular ve twistler tamamen seyircinin rahat bir şekilde tahmin edilebileceği bir biçimde yazılmış. Get Out’taki başarılı twistlerin ardından Us’taki twistlere bakınca maalesef aklımıza yatmış olan Jordan Peele yazarlığını maalesef bulamıyorsunuz. Keza senaryo açıkları ve gereğinden fazla seyirciye bırakıldığını düşündüğüm bazı noktalar benim gözüme senarist tembelliğinden başka bir şey olarak gelmedi. Elimizde Get Out’taki kadar orijinal bir fikir olmasa dahi yine de hatrısayılır değerde bir fikir vardı ancak bunu iyi bir şekilde kullanamayarak heba etmişler.

Oyunculuklardan bahsedersek özellikle Lupita Nyong’o yine bildiğimiz gibi. Kendisine verilen her rolü her şekilde oynamayı başarıyor kadın. Oyunculuğunu izlerken büyüleniyorsunuz bir noktada. Diğer oyunculardan bahsetmek gerekirse Gabe Wilson rolü için Winston Duke’ten daha iyi isimler bulunabilirmiş sanırım. Lupita Nyong’o’nun karşısında biraz sırıtmış maalesef. Çocuk oyuncular ise yine ortalama bir iş çıkarmayı başarmışlar. Ellerinden geleni yapmışlar.

Sonuç olarak her şeye rağmen izlenebilirlik seviyesi ideal olan, sıkmayan, bazı noktalarda insanı rahatsız eden bir senaryoya sahip olsa da korku/gerilim ögeleri için izlenebilecek ortalama üstü, iyinin milim altı bir film var ortada. Korku/gerilim sinemasını takip etmeyi seven kişilere önerebilirim.

8 Beğeni

True Detective 3. Sezon

Televizyon tarihinde ilk iki sezonundan fazla sevdiğim herhangi bir dizi bulunmayan, True Detective’in yeni sezonuna büyük beklentiler ile girdim. Aradığımı bulduğumu pek söyleyemem.

Son sezonu incelemeye başlamadan önce dizi ile ilgili şahsi görüşümü belirtmek istiyorum. Bu dizi hiç bir zaman NCSI veya diğer “True Crime” kafasında yol alan diziler gibi olmadı. Çünkü gerçekte hiç bir zaman işlenen suç ana odak değildi. Evet True Detective camiada bulunabilecek en karanlık/nihilistik suç hikayelerini barındırsa da özünde tamamen dava üzerine çalışan dedektiflerin özel hayatları ve aşmaya çalıştıkları o bariyerlerin, travmaların, sorunlarının hikayesi olmuştu bana göre.

İlk sezonda birbirine zıt kutuplar olan Marty ve Cohle’un kozmik bir karmaşa içerisinde olan kurak Luisiana da ışık ve karanlığı temsil etmesi, ikinci sezonda Ray Velcoro’nun bitik bir şehir olan Vinci’de bağışlanmayı istemesi gibi dibi vurmuş karakter öyküleriyle donatılmış ve işin ucuna ilginç çıkmazlar konulan dibine kadar dram dizisidir yani.

resim

İlk sezonu özel yapan olay tonu olmakla birlikte Cary Joji Fukunaga yönetmenliğinde gerçek/Lovecraft-vari öğeleri tek tek işleyen bir sezon elde edebilmiştik. İkinci sezon ise daha çok Crime/Noire kafasında ilerleyip, devletin mafyalaşması ve kirlenmeyi konu alarak farklı bir anlatım üzerinden gitmişti. İki sezon da kendi alanlarında çok başarılı, iki sezonda çok özel.

Peki 3.Sezon bu oranda başarılı mı? Pek değil. Wayne ve Roland adında iki dedektif’i takip ettiğimiz yeni hikaye içerisinde pek çok tanıdık anlatım unsuru ile karşı karşıya kalıyoruz. Farklı zaman dilimlerinde olayın farklı açılarıyla anlatım (ilk sezon), karakterlerin geçmişlerinde yaptıkları hatalar ve kötü yola giren ruhları için af dilenmeleri (ikinci sezon).

Bunun üzerine zorla sıkıştırılmış hissiyatı yaratan ve bu senenin en gözde anlatım olayı ırkçılık, homofobi ve benzeri öğeler işin içerisine girdiğinde istemeden de olsa göz devirebiliyorsunuz.

İlk sezonda yapılan o göstermeden belirtme olayı veya anlatımla/adlarla verilen önemli hikaye noktaları, bu sezon flashback’ler ile indirgenmiş. İkinci sezonun o gerçekçi kirlenmişlik hissiyatı, bu sezon iki baş dedektifin kendilerine en ufak durumlarda bile aynı soruyu sormaları ile indirgenmiş yeniden. Yani özünde bu dizi artık size, yani izleyene dosyayı açan farklı bir araştırmacı/dedektif gibi değil de, izleyici gibi davranmaya başlıyor. Açık konuşmak gerekirse büyüsünü büyük ölçüde bozuyor bu da.

İyi yaptığı şeyler ise anlattığı “bunama” konsepti. Çekimler ve müzik konusunda da gayet başarılı. T Bone ilk iki sezonda olduğu gibi bu sezonu bestelemek için de geri dönmüş. Çekimler ise ilk üç bölüm Nirvana’nın eşiğinde, Jeremy Saulnier’in gerçekten geçişleri ve spesifik görüntüleri nasıl bu denli iyi yakalayabileceği hakkında ders veriyor. Oyunculuklar fena değil. Ne herkesin övdüğü kadar ilahi, ne de bir kesimin yerdiği kadar berbat. Genel olarak normal yani. İlk iki sezonun sahip olduğu otantikliğini kaybetmesinden ötürü sanki senaryodan okuyormuşcasına gelen sahneler de var, aktörlerin çok temiz döktürdükleri sahneler de.

Ama bence bu sezonun en büyük sorunu ilk sezon olmaya çalışması. Veya aynı büyüyü yakalamaya çalışması. Evet, ilk sezon güzeldi ve ilham alınmak için harika bir eser ancak sen tüm anlatım şeklini ve ilk sezonu özel yapan o kozmik korku öğelerini tekrar etmeye çalışıp havada kalan hikaye kısımlarını da yarıda bırakırsan bu bariz bir şekilde göze batar. Bunun dışında her iki sezonda olan hikayenin geçtiği coğrafyanın dibine kadar kullanılması burada hiç yok. Arkansas ne Luisiana gibi tehtidkâr, ne de Vinci kadar kirli. Hiç bir artısı veya eksisi yok, normal.

Bir dördüncü sezon olursa umarım Nic Pizzalatto gelen eleştirileri dinlemeyi keser ve iyi bildiği işi yapmaya devam eder. Çünkü şahsen İkinci sezon skalasında bir hikayeyi bu tanıdık, adeta kopya gibi hissettiren hikayeye tercih ederim.

9 Beğeni

Oynadım: Devil May Cry 5

DİKKAT!! BU YAZI İÇERİSİNDE BLURLADIĞIM KISIMLAR MAJOR SPOİLER İÇERİR!

Öncelikle öyle pek uzun uzadıya yazmaya girişmeden şunu kısaca belirteyim, oyun net olmuş. Capcom’u uzun yıllar sonra tekrar formunda görmek sevindirdi. Umarım bu duruşlarını bozmadan sürdürmeye devam ederler. Yıllar sonra tekrardan eli yüzü düzgün bir DMC oyunu gördüm, artık ölsem de gam yemem diyebilirim.

DMC 5’i geçen hafta bitirdim. Vize haftamın yaklaşmasından dolayı, oyunu olabildiğince hızlı bitirmeye çalıştım. Yani oyunun ek içeriklerine (sonradan açılan zorluk modlarına ve gizli görevlere) pek göz atma fırsatım olmadı. Ayrıca DMC fanlarının o çok sevdiği Bloody Palace modu oyuna daha eklenmiş değil, sanırım 1 Nisan’da eklenecekti. Uzun lafın kısası oyunun tüm içeriklerini daha tüketebilmiş değilim, umarım yakın zamanda oyunu tekrardan deneyimleme fırsatı yakalayabilirim. Neyse efenim lafı fazla uzatmadan oyunun kendisine geçelim.

İlk olarak hikâyeye göz atacak olursak, DMC 5’in ortalama üstü bir hikâyesi var, ne kadar tahmin edilebilir noktaları çokça olsa da tatmin olduğumu söyleyebilirim. Hikâye genel olarak 4.oyundan daha iyi, kimi zaman 3.oyunun epikliğine yaklaştığı zamanlar var. Hikâye konusundaki tek şikâyetim final konusunda olabilir. Finale doğru hikâye kimi noktalarda tökezliyor, şahsen ben Nero’nun sonda aniden aşırı güç yüklenmesi yaşayıp “Babacığım, amcacığım lütfen kavga etmeyin!” edasıyla Dante ve Vergil’i ayırmasını bayağı buldum, bu durum daha iyi sunulabilirmiş. Ha ayrıca yapımcıların oyun çıkmadan önce söylediklerinin aksine hala Sparda’nın hikâyesi tam sona ermedi. Bu durumdan şikâyet etmeli miyim yoksa etmemeliyim tam olarak bilemiyorum, bunu zaman gösterecek.

Grafikler muazzam, RE Engine DMC Serisine baya yakışmış. Özellikle oyunun ilerideki kısımlarında demonic grotesk arazilerde dolaşırken baya zevk aldım. Ha tabi benim PC’im artık eskimeye başladığı için düşük grafik ayarlarında(tabi oyun en düşük grafiklerde bile güzel gözüküyor bence) oynadım, sadece arada fotoğraf modunu kullanırken grafikleri yükselttim. :sweat_smile:

Müzikler her DMC oyununda olduğu gibi güzel. Kendinizi Devil Trigger’ın melodisine kaptırdığınızda combolarla akıyorsunuz. Tek sıkıntım var, müzik kullanımı biraz daha fazla olabilirmiş, insanın tadı damağında kalıyor.

İşin en can alıcı yani oynanış kısmına gelecek olursak, DMC 5 şimdiye kadarki en akıcı DMC oyunu olmuş. Oyunda toplamda 3 karakterle oynuyorsunuz; Nero, V, Dante. 4.Oyunu oynamış olanlar Nero’nun oynanışına yabancılık çekmeyecektir, önceki oyunda yer alan düşmanı yakalayıp kendine çekme dinamiği aynı şekilde devam ediyor. Nero’nun oynanışını değiştiren asıl unsur ise devil breaker dinamiği. Oyunda kopan kolumuzu telafi etmek için kullandığımız devil breakerların her biri yeni bir oynanış imkânı sunuyor, zamanı kısa süreliğine durdurma, füze sörfü ve daha bir çoğu… Nero’nun oynanışı konusunda tek eksik bulduğum nokta devil breakerlar arasında geçiş yapılamaması oldu. Eğer devil breakerlar arasında geçiş yapılabilseydi muazzam combo çeşitliliği olurdu, doğrusu büyük fırsat kaçmış.

V oyunda kontrol edilebilen en kolay karakter, sahip olduğu Griffon, Shadow ve Nightmare adlı iblisleri kontrol ederek savaşıyor. Kontrol ettiği bu iblisler sayesinde aynı anda hem uzak menzilli hem de yakın menzilli saldırılarda bulunabiliyor, e haliyle de combo yapmak epey kolaylaşıyor, sadece düz button smashlemekle SSS ranklı combolar çıkarabiliyorsunuz.

Son olarak Dante’ye gelelim. Tek kelimeyle harika olmuş. :ok_hand: Hem silahlar arasında hem de stiller arasında geçiş yapılabilir olması combo yapmayı epey lezzetli bir hale getirmiş. Rebelion’la düşmanı uzağa fırlatmak sonra Balrog’la düşmanı havayı zıplatıp amiyane bir tabirle tekme manyağı yapmak, en sonunda ise Cavaliere’la düşmanın üzerinden geçerek dümdüz etmek muazzam bir his. Uzun lafın kısası Dante’yle oynarken silahlar arasında ne kadar geçiş yaparsınız alacağınız zevk de o kadar katlanarak artıyor.

Laf ebeliği yapmanın daha fazla manası yok. Yazımın başında da dediğim gibi DMC 5 net olmuş. Eğer seri içerisinde bir yere konumlandıracak olursam en iyi 2. DMC oyunu olduğunu söyleyebilirim, DMC 3 hala yerini taş gibi korumaya devam ediyor. Şaka maka uzun yıllar sonra DMC açlığım sonunda dindi. Darısı artık Onimusha’nın başına.

Puanım: 8.6/10

Not: Boss savaşlarından bahsetmeyi unutmuşum. Oyunun boss savaşları iyi, genel olarak çeşitlilik sağlanmış. Sadece zorluk konusunda tam tatmin olmadığımı söyleyebilirim. Ne kadar bu sorun sonlara doğru biraz çözülse de bosslar daha agresif olabilirmiş.

Not 2: Oyunun her DMC oyunlarında olduğu gibi kronik kamera problemleri var, bu durum özellikle aksiyonun yoğunlaşmaya başladığı zamanlarda sıkıntı yaratabiliyor, uyarayım şimdiden.

11 Beğeni

Cold in July

Bir mermi kaç kişiyi öldürebilir?

Evvelki gün TRT2’de yayımlanan ve tanıtımına denk gelip izlemeye karar verdiğim Cold in July benim için enteresan bir deneyim oldu.

Film hakkında ilk olarak aldatıcı bir hikayeye sahip olduğunu ve filmin başı, ortası ve sonunun birbirinden epey farklı olduğunu söyleyebilirim. Bu, hikayenin gidişatı hakkında sürekli olarak yanılmama sebep olsa da ilgimi ayakta tutan bir faktör oldu aslında.

Jim Mickle’ın yönettiği ve Nick Damici ile beraber senaryolaştırdıkları Cold in July, 1989’un Doğu Texas’ında başlıyor.( Aynı ikilinin bir önceki filmi We Are What We Are remake’inden de memnun kaldığımı belirteyim.) Yazar Nick Damici aynı zamanda filmde kasaba şerifi olarak boy gösteriyor.

Filmin başrollerinde Michael C. Hall, Sam Shepard ve Don Johnson yer alıyor. Bu üçlünün filmdeki dinamiği çok güçlü, tek sıkıntı filmin hikayesindeki yön değişimlerinde Hall’ın karakterizasyonunda göze batan aksaklıkların meydana gelmesi. Bu arada birçok kişi için bir anlam ifade etmeyecektir ama Don Johnson’ın Red Bitch’i ve bir kovboya has hareketleriyle filme girişini o kadar sevdim ki, bu; filmin ilk 30-40 dakikasında gösterilen hikayenin aceleye getirilmiş hissi yaratmasını bile unutturdu.

Filmin ortalarına geldiğinde hikayenin tökezlediğine şahit olsak dahi şaşırtıcı derecede değişen ton ve yaratılan sinerji ile birlikte film öyle bir ivme yakalıyor ki tempo hiç düşmüyor. Benim nezdimde yaratılan gergin atmosfer bu noktada çok iyi işliyor. Bu gergin atmosfer içinde Hall’ın karakterinin adaptasyonu ve Sheppard’ın soğuk duruşunun yanında Johnson’ın verdiği mizahi desteği izlemekten hoşnut kaldığımı da söyleyeyim. Genel olarak ışık kullanımı, yer yer kullanılan neon ışıklar, gece yarısı sahnelerindeki kamera hareketleri, araba içindeki sahnelerde arabanın bakış açısı vs. atmosferi destekleyen faktörler olmuş. Atmosferi zenginleştiren bir diğer faktör ise müzik kullanımı; Müzikler sahneler ile garip biçimde uyum sağlıyor ve tempoyu koruyor.

Kısaca Cold in July beklenmedik, keyifli, tempolu bir gerilim filmi. Özellikle Mandy ve Blue Ruin gibi filmleri sevenlere tavsiye ediyorum, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Benim puanım;

7,4/10

10 Beğeni

Batman v Superman.

Çizgi roman uyarlamalarının geri kalanına göre çok farklı bir film, adeta sanatsal bir çalışma yapılmış. Yorumlar daha olumlu olsa bu ekolde farklı bir seyirle karşılaşabilirdik belki de. Batman’in Lex’in adamlarının olduğu depoya girişi ise çizgi roman uyarlamaları içinde en iyi aksiyon sahneleri arasına rahatlıkla girebilir.

1 Beğeni

High-Life

(Semi-Spoiler)

Claire Denis’in yeni bilimkurgu filmini az önce bitirdim. Taze taze yorumlamak isterim…

resim

Film alışılmışın dışında veya devasa yeni konseptlerle meydana çıkmasa da, bu konseptleri ele alış şekli gerçekten farklı. Filmde takip ettiğimiz takım bir çeşit İntihar Timi (İdama mahkum edilen eski mahkumlar.) ve görevleri basit, insanoğluna en yakın kara deliğe ulaşıp bu hadiseyi incelemek… Filmin teması veya konu edindiği şey ise bir çok unsur aslında. Acımasızlık, şefkat, uzaylılaşma, yalnızlık.

resim

Kağıt üzerinde güzel veya ilginç gelen konu çok arka planda işlenmiş. Filmin ana odağı bu mahkumların içerisinde olduğu duruma olan tepkileri. Kadınlar ve erkeklerden oluşan bu grup kendi içlerinde aynı zamanda kolonizasyonlaştırma deneyleri ile aynı zamanda soylarını devam ettirmeye çalışıyorlar aynı gemide.

resim

Filmi aynı janrada yer alan filmlerden ayıran unsur ise bu temaları işleyiş şekli. Kesinlikle hiç bir farkındalık veya seyirciye göz kırpma anı bulunmuyor. Ki bu bazıları için hoş, kimi için de sıkıcı bir unsur olabilir. Baştan sona kadar bu senaryoya bir belgesel gibi yaklaşıp “şu iyi, şu kötü” yorumunda bulunmadan durum hikayesi izletiyor seyirciye.

resim

Filmin hikaye anlatım şekli ise bir hayli karışık. Kimi zaman başlara, kimi zaman orta ve sonlara geçiyor. Bunu yapmak için pek bir nedeni olmadığı için veya herhangi bir şekilde hikayeyi geliştirmediği için moralimi bozan unsurlardan oldu bu olay.

resim

Bunun dışında filmi şaha kaldıran unsurlar Yorick Le Saux ve Tomasz Naumiuk’un sinematografrafileri kesinlikle. Teknik açılardan bahsetmişken bestekâr Stuart Staples’ın ortay çıkardığı kimi zaman korkutucu müzikler de filmle bir hayli katkı sağlıyor. Fakat en büyük etken yine oyunculuklar.

resim

Robert Pattinson gerçekten tüm kalibresini gösterebiliyor bu film ile. Daha önce The Rover, Good Time ve Cosmopolis gibi yapımlarla tekrar gözüme giren aktör bir kez daha sektörün en hızlı yükselen aktörlerinden birisi olduğunu kanıtlar nitelikte oynuyor. Juliette Binonche ve Mia Goth’da bir o kadar yardımcı oluyorlar bu filmin o yere basan hissine.

resim

Ve o son… Interstellar’ın yarattığı hayal kırıklığından -benim için- sonra bu tarz bir senaryoya bu tarz bir son ile hayal etmiştim hep. Film bunu gerçekleştirip, gerçeğe bağlı sonu en iyi şekilde kullanıp yine objektif olmayı seçiyor. Olayı romantize etmekten çok durumun ve mekanın belirsizliğini verebiliyor yani. Deus Ex yok. Dibine kadar Art-House olduğundan da bahsetmem gerekiyor sanırım. Herkes için değil kesinlikle. Kendi yönetmeni bile bunu kabul edip Bilimkurgu olmadığını belirtiyor zira. Uygun ve rahat bir kafa bulduğunuzda izleyebilirsiniz.

resim

3 Beğeni

Peter Jackson’ın King Kong’unu izledim. Hiç oturup doğru düzgün izlemediğim için dedim bir bakayım ve ne kadar güzel bir filmmiş ya. Filmin girişi biraz sabır gerektirse de gelişme ve finali o kadar iyi ki, insan kapılıp gidiyor. Kong ortaya çıktığı andan itibaren kendini alamıyor insan, acayip beğendim. Kong’un T-rexlerle olan kapışması acayip iyi çekilmiş. Bazı sahnelerde LOTR vibe’ı inanılmaz var; hatta bazı sahnelerin planı birebir Fellowship’ten alınma gibiydi. Oyunculuklarda Naomi Watts, Jack Black(namıssız) ve Andy Serkis(:D) döktürmüş. Bitiş repliği ise efsane. En sevdiğim film kapanışlarına rahat girer. 9/10

It wasn’t the airplanes. It was the beauty killed the beast

2 Beğeni

Kingsman: The Golden Circle

İlk filmi çok beğenmeme rağmen ikinci filmi izlemem epey uzun sürdü. Dar alan aksiyonunu gayet iyi kullandıkları bir açılış sahnesiyle başlayan film, öykü ilerlerken zaman zaman senaryoda düşüşler yaşasa da oyuncuların bireysel performansları sayesinde toparlıyor. Pek çok yüksek bütçeli filmde bulunamayacak türden iyi bir kadro var filmde. En iyi performansı Julianne Moore sergilerken, Jeff Bridges ise beklediğimden az süre aldı diyebilirim. İkiliyi The Big Lebowski’den sonra ilk defa aynı filmde izlemek de benim için hoş bir detay oldu. Bir arada yer aldıkları bir sahne ise maalesef ki yok.

Kingsman’in bazı tercihlerini göz ardı etmek filmden daha fazla keyif almayı sağlıyor. Bir nevi öykünün yer aldığı evrenin en prime noktasında olduklarını kabullenmek gerekiyor. Aksi takdirde öyküde eleştirilecek pek çok yön var. Her ne kadar standart bir öykü sunsa da yer yer beklentinin aksine gelişen olay örgüleri konuyu bir nebze daha izlenilir hale getiriyor. Aksiyon ise filmi izlemek için başlı başına bir etken.

Genel anlamda yorumlamak gerekirse, kimi noktalarda önceki filmi tekrar eden sahneler olsa da oyuncuların performansları filmi sürükleyici bir hale getiriyor. Dolayısıyla, çok daha iyi bir film olabilirmiş, fakat yine de kendini izleten bir film.

4 Beğeni

Öncelikle direkt olarak abartarak başlayacağım. Dizinin 2. sezonu Person of Interest’in 3. sezonundan bu yana izlediğim en iyi dizi sezonu…

Bill Hader şaheser yaratmış adeta. Kendisinin direkt magnum opusu. Yazım, yönetim, oyunculuk… Her şey o kadar zirvede ki… O karakter gelişimleri… O kara mizah… Dizi genel olarak bir kara komedi dizisi olarak başlayıp yükselip yükselip tam bir suç/dram eserine dönüşüyor.

Serinin konusu eski bir asker olan kiralık katil Barry Berkman’ın aldığı bir iş nedeniyle gittiği Los Angeles’ta kendini bir oyunculuk dersinde bulması sonucu gelişen olayları konu alıyor. Yapımın arkasında Alec Berg ve dizinin aynı zamanda başrolü olan Bill Hader yer alıyor. HBO yapımı.

Eğer elinizde çok çok çok önemli bir işiniz yoksa direkt olarak açıp izlemenizi tavsiye ederim. 8x30 dakikadan 2. sezonu final yapmış ve 3. sezon onayını almış durumda.

10/10

Dipnot : In Bruges, You Were Never Really Here falan seven varsa tapar buna.

8 Beğeni

Strange Days(1995):

image

James Cameron’ın senaryosunu yazdığı ve Katheryn Bigelow’un yönetmen koltuğunda oturduğu Strange Days filmini izleme şansı buldum. Öncelikle filmin gişede inanılmaz başarısız olduğunu öğrendikten sonra bir şeyler yazmak istedim. 1995 yılında çekilen film, $42 milyon bütçesine karşılık yaklaşık $8 milyon hasılat elde etmiş.

Film iyi bir kurguya sahip, kendini izletmeyi başarıyor. Katheryn Bigelow’un detaycılığı her sahnede kendini belli ediyor. Asıl hikaye duraklasa bile arka planda sürekli bir şeyler olmaya devam ediyor ve şahsım adına bu izleme zevkini arttırıyor. Cameron’ın yarattığı distopik evren oldukça ilgi çekici ve sokaklardaki önlenemez kaosu Taxi Driver filmindekine benzer bir şekilde görüyoruz. Film müziklerinde rock ve techno türlerinin kompoze edilmesi tercihi gergin ilerleyen hikayede tansiyonu arttıran bir faktör olmuş.

Kısacası Strange Days önümüze fena olmayan bir komplo hikayesi ve atmosfer sunuyor. Rahatsız edici sahnelere sahip, gerilim dozu yüksek karanlık bir film ve oldukça fazla toplumsal eleştiri yapıyor. Cyberpunk hissiyatı yaşamak isteyenler filme şans versinler. Son olarak Juliette Lewis’in ‘’Hardly Wait’’ yorumu çok başarılı.

3 Beğeni

John Wick 2’yi yeni izledim. İlk filmi de izleyeli çok olmamıştı zaten.

Bu tür filmlerde beklentim salt aksiyon olduğu için diğer detaylara takılmıyorum ama sadece bu açıdan bakınca bile bu seri bana overrated geliyor. Taken’dan veya The Expendables’dan başlıca farkı kendi içinde olayların fantastik bir evrende geçmesi olsa gerek.

Genelde ikinci filmin ilk filmden iyi olduğuna dair yorumlara denk geliyorum ama kararsız kaldım. İlk filmi de sık sık durdurup izlemiştim, burada da öyle oldu. Evrenin farklı yönlerini göstermesi bakımından öyküyü derinleştirdiği söylenebilir, belki o bakımdan bir adım daha önde diyebiliriz. Yine de bitmesine ne kadar kalmış diye baktığım oldu filmi izlerken.

7 Beğeni

Ben de 3. Film de öyle oldu gerçi ben sinema çekim ile izledim düzgün bir hali düşünce tekrar da film izleyeceğim bu arada benim için en iyisi 2.film.

1 Beğeni

Aga Taken ya da Expandables’tan farkı çok açık, tertemiz aksiyon.

John Wick’i John Wick yapan su gibi akan aksiyonu ve düşmanlarını öldürme şeklidir. Piyasada bu filmlerin bir eşi benzeri yok bana kalırsa ve overrated olduğunada katılmıyorum. Eşi benzeri yok derken de “daha iyisi yok” demek istemiyorum tabiki, daha iyisi var. Beğenmeyen beğenmez kesinlikle, beğenilmeyecek onlarca yanı var. Demek istediğim bu kadar sağlam aksiyonu sunarken işin estetiğini kaybetmeyen başka bir seri yok. Hani Taken ve Expandables gibi serilerden tek farkı ya da en önemli farkı fantastik evreni değil diye düşünüyorum. O fantastik evren işin tuzu biberi ki ikinci filmin en sevdiğim yönüydü.

Serinin overrated olduğuna katılmıyorum dediğim gibi ama şimdi kim nasıl abartmıştır onu da bilemiyorum tabi, abartmak var abartmak var .d

6 Beğeni